Başak Miller İle Biraz Olsun Rahatlamak İster Misiniz?

1458

Türkiye’de son zamanlarda yaşanan yoğun gündemi kaleme alan Başak Miller kenine has üslubu ve büyüleyici yorumu ile “Do I want to live in Turkey?” An Analysis yazını kaleme aldı. Havalimanında yaşadıklarını, insanların telaşını, empati duygusunu, İstanbul’da trafikte ne kadar enerji harcandığını anlatan yazıyı Hezarfen Havacılık Dergisi olarak sizlerle paylaşıyoruz. 

Birkaç hafta önce Londra uçağına binmeden havaalanındaki CIP Lounge’a girdiğimde, sadece seyahat çantamı değil, aynı zamanda kalbimde ne olduğu belirsiz bir ağırlık da taşıyordum, nefesimi sıkan… beni yoran. Kendi kendine usul usul eski melodiler çalan piyanonun yakınında bir yer bulup yerleştim. 

Sonrasında içimde neler olup bittiğini tarif etmesi zor. Rahatladım. Omuzlarım düştü. Artık nefesimi tutmadığımı farkettim. Eski bir dost gibi özgüvenim çıkıverdi ortaya. Sanki merkezimi bulmuş, kendimi yeniden tanır hale gelmiştim. “Hah, işte burdayım.” Bu tatlı, pozitif değişimi çok fazla analiz etmek istemedim. Büyük ihtimal iş ve ofisden uzaklaşmaktı sebebi zaten. Sadece tadına varmak istiyordum.

Sonunda. Dört kız arkadaş Londra’daydık, ordan oraya kıkır kıkır koşuştuyorduk. Bu durumda insan tipik olarak diyaloglarımızın önde gideninin aşk hayatlarımızdaki çekişmeler olduğunu sanır. Ama baktık ki kafamız Türkiye’deki yaşama biçimiyle çok daha meşgul, içimiz erkeklere bile olduğumuzdan bıkkın. Sanki AA toplantılarındaymışız gibi, çaresizce korku hikayelerimizi paylaştık, aynı hüsranları paylaşmanın getirdiği empati duygusuyla içimizi rahatlatmaya çalıştık. 

Yüzeyi trafikle kurcalamaya başladık. “Sadece işe gidebilmek için trafiğin ne kadar zamanınızı ve enerjinizi yokettiğini bir düşünün!” diye vurguladı ablam. Araba kullanmayan ve karşıdan karşıya geçebilmek için  kendini gelen arabaların önüne atmak zorunda kalan bir yaya olarak, benim ana şikayetim kimsenin bırak diğer sürücülere, yayalara bile yol vermemesiydi. Askine yavaşlayacakları yerde gaza basıyorlar. “Çünkü eğer yavaşlarsa veya beklerse, enayi yerine konulduğunu zannediyor,” diye bağladık konuyu. 

Bu bana iptal edilip haberlere çıkan Nice uçuşunu hatırlattı. Birkaç yabancı, Cey ve ben sabırla sırada beklerken, diğer Türk yolcularının avaz avaz bağırıp kaos yaratarak kuyruğun çevresinden dolanıp herkesin önüne geçme çabalarını dehşetle seyretmiştik. Farkında değillerdi ki “Önce ben gitmeliyim” tavrı ile gecikmeyi daha da uzatan kendileriydi. Maalesef uyanık olduğunu sanan insanlarla sadece iptal edilen uçuşlar gibi nadir durumlarda karşılaşmıyoruz. Her yerdeler. Aynı trafikde oldukları gibi restoranda, bankada, kasadalar… Ama benim genelde daha da çok kızdığım, masanın diğer tarafında olup da sıra kesenlerin işini görüp buna izin verenler. Sistem bu. 

Sistem aynı zamanda dikte eder ki kim olursanız olun – güvenlik görevlisi, kasiyer, garson, hiç farketmez – sanki birinin karşılaşacağı en önemli, en başarılı, en güzel insanmışsınız gibi tavır yapmalısınız. Ortak bir arkadaşımızın doğumgünü partisinde karşılaştığım kadın gibi. İkimiz de erkenciydik. Merhaba dedim ve tam kendimi tanıştırmak üzereydim ki, kendisi bana baktı ve suratını çevirdi. Şanslıyım ki alınmayacak kadar öz güvenim az çok yerinde. Şanslıyım ki görgüsüzlükle sahte üstünlüğü birbirine karıştırıp kendini kanıtlamaya çalıştığını farkedecek kadar deneyimim var. Ama bunu yapıyor olmasının trajik sebebi, insanların da onu kaba olduğu için üstün olduğunu varsaymasıdır. Bu tavrın uydurma olduğunu daha da açığa vuran, New York‘da yaşadığımı öğrenir öğrenmez sanki en yakın arkadaşımmışçasına yanıma ilişip, “Gelecek seyahatim için tavsiye ver bana,” demesi oldu. Üzücü, burada yapılan sosyal ağları birbirine bağlayan ipliğin gizli gündemler olması. 

En büyük amil ise üstün hissedebilmek, ama en az iş yaparak. Bu yüzdendir ki yalaka çalışanlar asıl iş kotaranların önüne geçer her zaman. Her iki tarafın da işine geldiğinden bozuk ve verimsiz bir kısırdöngü yaratılır. Patron işini yapmadan kendini üstün hissetmek ister. Dolayısıyla etrafını hem işini görecek hem de yalakalık yapacak çalışanlarla donatır. Onlar da patron en çok onlara güveniyor numarası yaptığından iş arkadaşlarına karşı üstünlük taslarlar. Gerçekten işine odaklı çalışanlar ise yaptıkları işin karşılığını alamadıklarından, bulundukları iş ortamına içerleyip eskisi kadar verimli iş yapmayı bırakırlar. “Neye faydası var ki?” Gevşeyenler eninde sonunda yarım bırakılan işleri tamamlamak zorunda kalırlar. Ve bir işi bitirmenin en çabuk yolu da, başkasının yaptığı işi kopyalamaktır.

Victoria döneminde yaşamış İngiliz bayan Mortimer, bugüne kadar yazılmış en sert ve patavatsız seyahatnameyi çıkartır ve 1849′da Türk insanı hakkında şaşırtıcı bir doğrulukla şunu yazar, “O kadar kasvetliler ki bilge gözüküyorlar. Ama tembel insan nasıl bilge olabilir? Zamanlarını kahve yudumlayıp oturarak geçirmeyi seviyorlar. O kadar tembeller ki, topraklarının o kadar verimli olmasına rağmen, kendi ekmekleri için yeteri kadar tahıl ekmiyor, başka ülkelerden tahıl getirtiyorlar.”

Topraklarımız verimlidir, verimliydi. Mücevherlerimiz ve tekstilimiz benzersizdi. Çini ve Ebru gibi özgün işçiliklerimiz vardı. Ama güçlü ve değerli yönlerimize sarılmak yerine, sadece tembel olmakla kalmadık, kendimizi sürekli başkalarıyla mukayese ederek  paralize olduk. Bu kronik  karşılaştırmanın temelinde kendinden şüphe duymak yatar. Bir virüs gibi yayılır, her günümüzü etkiler. Thedoore Roosevelt demiş ki, “Karşılaştırma, neşenin hırsızıdır.”

Türk kadınlarını ele alalım. Neden bir erkek ile tanışmak uğruna gittikleri bir barda, tek ilgi gören arkadaşlarını sabote ederler? Neden Alaçatı gibi bir yerde bile, az göğüs dekoltesi olan bir kadına Salem’deki bir cadıyı yakmak istermişcesine bakıp dururlar? Bir partide, neden erkek arkadaşlarını sürekli el tutuşarak etiketleme ihtiyacı hissederler? Çünkü gereksiz yere kendilerini başka kadınlarla karşılaştırdıklarından, kendileri her ne kadar fevkalade olsalar da, komşunun çimeninin daha yeşil olduğunu varsayarlar. 

Tembellikle bağdaştığında bu tehlikeli varsayım, sürü mentalitesiyle birlikte başkalarını kopyalamaya iter. Çakma çantalar gibi, herşey taklit. Tavırlardan restoran konseptlerine, dizilerden hayat tarzlarına. Ancak kopyalanan şeyin o kadar cahil bir yorumlaması ki, aynı kendini kanıtlama ihtiyacında olduğu gibi insan tüm içtenliğini, orijinalliğini ve geçerliliğini yitiriyor. Ama bu bir epidemik ise, kim bunu farkedebilir? Bu bir genel ruh haline dönüşüyor, hayat tarzı oluyor. Sistem bu şekilde oturuyor.

Trafik. Günlük işler. Sosyalleşmek. İş. Aşk hayatı. “Ben enayi değilim. Senden aşağı değilim,” tipik bir Türk insanının her hareketindeki alt yazıdır. Amerikalı törel ve sosyal filozof Erif Hoffer’ın sade deyişi ile, “Kabalık, zayıf insanın gücü taklit etmesidir.” Kibarlığı aptallık, özür dilemeyi zayıflık, samimiyeti aşağılık zanneden bir kültür, elbette ki holiganlardan oluşan bir toplum üretir.

Peki sizce nüfusun çoğunluğunun bu durumda olması genetik mi? Mezopotamya’yı “Allah Allah Allah” feryatlarıyla fetheden barbar fatihler gibi, insanlar metroda gördükleri boş oturma yerlerine saldırıyorlar. Tarih boyunca Batı’yı klon etmeye çalışmamız mı yoksa yarattı, Modernleşme ile Batılılaşma arasındaki ince farkı kaçıran dejenere toplumu? İslam mı yoksa? Bernard Lewis’in kayda değer kitabı “What Went Wrong?“da belirttiği gibi:

“Öne sürüldü ki – eğer İslam özgürlük, bilim ve ekonomik gelişime engel ise, nasıl oluyor da geçmişte Müslüman toplumlar her üç alanda da öncüydüler? Hem de inançlarının kaynakları ve ilhamlarına çok daha yakınken? Bazıları bu soruyu başka bir formatta sormuştur- “İslam Müslüman’lara ne yaptı?” değil de “Müslüman’lar İslam’a ne yaptı?” 

Bir ülke sadece coğrafyasıyla değil, neredeyse tamamiyle insanları ile tanımlanır. Bu yüzdendir ki Istanbul gibi muhteşem bir şehri bırakıp başka yerlere seyahat ettiğimizde, Romantic Rocker‘ın İtalya’dan döndüğündeki gibi yorumlarla karşılaşıyoruz, “İnsan olduğumu hatırladım! İnsanlar öyle samimiydiler ki.” Veya gene Istanbul’da yaşayan bir İngiliz’in iç geçirerek itiraf etmesi de. “İnsanların ufacık da olsa birşeyi incelikle yapmalarını özledim. Hani…değer vererek.” Veya bir erkeğin New York gibi bir yerde bile kapıyı nezaketen tuttuğunda şaşırıp bocalamam gibi. Kısaca alışık değiliz artık. 

Samimi. Değer veren. Kibar. Bu ülkede özlediğim herşey. Gezi haricinde. Bence Gezi, Türk insanının unutulan en iyi yönlerini yeniden gün ışığına çıkartmıştı. Bu hükümet altında milletimiz, medeni bir toplumda yaşamanın getirdiği en minimal koşulları yerine getirmekten aciz bir hal aldı. Çoğunluk, uyum içinde yaşamak için şart olan en basit insani değer ve yargılarını dramatik bir oranla yitirdi. Ne de olsa sürü olarak başlarına seçtikleri çoban, Erdoğan.

Sonunda kendime soruyorum, “Ev neresi?” Ailenizin yaşadığı yer mi? Doğduğunuz yer mi? Mülkünüzün olduğu yer mi? Hayır. Bence ev, kendinizi güvende hissettiğiniz yerdir. Ev, hayatın küçük zevklerini tadabileceğiniz yerdir. Ev, huzur bulduğunuz yerdir. Şimdi havaalanında neden o kadar hafif hissettiğimin farkına varıyorum. Korumamı aşağıya çekmiştim. Beni şefkatsizlikten, saklı ajendalardan ve medeniyetsizlikten koruyan boks eldivenlerimi bir kenara koymuştum. Eve gidiyordum ki son zamanlarda ev, utanarak söylüyorum, burası dışında heryer. 

In English

I was on my way to London a couple of weeks ago when I walked in the CIP lounge at the airport, not only carrying my travel bag, but also this ambiguous feeling of burden in my heart, clutching my breath tight… exhausting me. I found a spot by the self-playing piano that softly played old tunes and settled in.

It’s hard to describe what followed next within me. I relaxed. My shoulders dropped. I realized I stopped holding my breath. A sense of self-confidence emerged like an old friend. As if I had re-located my center and was beginning to recognize myself again. “Oh, there I am.” I didn’t want to analyze this positively sweet change that sneaked up on me. It was probably taking a break from work anyway. I just wanted to enjoy it.

Finally. Four girlfriends in London, giddily running around the city. One would stereotypically imagine the front runner of conversation would be the battles we face in our love lives. It turns out, we were more aggravated and pre-occupied with the general Turkish way of living than men. As if in an AA meeting, we helplessly swapped horror stories, finding comfort in being able to share the same frustrations.

We began to scratch the surface with traffic. “Think how much of your time and energy the traffic sucks out of you when you’re just – trying – to go – to work!” my sister exclaimed. As someone who doesn’t drive and have to throw herself in front of oncoming cars just to be able to cross the street, my main complaint was that no one lets a pedestrian pass, let alone a fellow driver. In fact, instead of slowing down they hit the gas. “It’s because if they slow down or wait, they feel like they’ve been taken for a fool,” we concluded.

This reminds me of the canceled Nice flight I was on that made the news. While a few foreigners, Cey and myself patiently waited in line, we watched in horror the other Turkish passengers screaming, chaotically walking around the line in an attempt to jump in front of everyone else, without realizing their “I must go first” attitude was the cause for further delay. Unfortunately it’s not just rare cases like canceled flights that we deal with people assuming they outsmart you. Just like in traffic, it’s also at restaurants, at the bank, at the store counters… Yet, I grow more angry at the people who are on the other side of the desk allowing it to happen by assisting the people who do cut in line. It’s the system.

The system also dictates that no matter who you are – a bouncer, a cashier, a waiter, doesn’t matter – you must have an attitude like you are the most important, successful, gorgeous person you’ll ever get in contact with. Like this woman who was at a mutual friend’s birthday party. We both arrived early. I said hello and was about to introduce myself when she looked at me and then looked the other way. Luckily I was confident enough not to take it personally, and experienced enough to realize she was simply trying to prove herself, confusing bad manners with fake superiority. She does that because tragically, people do think she is superior because she is rude. Unveiling the phony attitude even further however, was the way she rushed over to me the second she found out I lived in New York. “I need advice on my upcoming trip,” she demanded as if we were best friends. Sadly, ulterior motives seem to be the common thread of social connections here.

The biggest ulterior motive of all is to feel superior, but with the least amount of work. That is why employees who kiss ass the most get ahead of the people who work the most. It works both ways to create a vicious cycle of unproductivity. The boss wants to feel superior without doing the work. So he surrounds himself with people who are willing to do his work while sucking up to him. The employees feel superior over their colleagues because the boss pretends to trust them more. The ones who actually do their jobs go unrewarded and begin to resent the workplace and as a consequence stop working as efficiently as before. “What’s the point?” So the employees who were slacking off have to pick up the pieces eventually. And the quickest way to do that is by copying the works of others.

The most politically incorrect travel book titled “Clumsiest People in Europe” written by a viciously critical Victorian lady Mrs Mortimer in 1849 says, with surprising accuracy, the following about Turkish people, “They are so grave that they look wise. But how can lazy people be really wise? They like to spend their time sipping coffee, and sitting still. They are so lazy that, though the land is very fruitful, they do not sow grain enough for their own bread, but send for grain to other countries.”

Our land is, or was, fruitful. Our jewelry and textiles were one of a kind. We had unique craftsmanship such as the art of çini or ebru. Yet instead of embracing our true strengths and values, we’ve not only been lazy, but paralyzed by constantly comparing ourselves to others. This chronic self-comparison is fundamentally derived from self-doubt. It spreads like a disease, effecting our everyday. As Theodore Roosevelt once said, “Comparison is the thief of joy.”

Let’s take Turkish women as an example. When they get together at a bar in the hopes of meeting men, why do they sabotage their one friend who does get hit on? Why, even in a place like Alaçatı, do they stare at a woman with a tiny bit of cleavage as if they want to burn her on a stick like a witch from Salem? At a party, why do they always feel the need to label their boyfriends with constant hand-holding? It’s because they unnecessarily compare themselves to other women and no matter how wonderful they are, they assume the grass is always greener on the other side.

Combined with laziness, that dangerous assumption leads to copying others with the mentality of a herd. Like fake designer bags, everything is an imitation. From attitudes to restaurant concepts, from soap operas to life-styles. Yet it is such a misguided interpretation of what is being copied that, in the similar fashion of the need to prove one’s self, one loses all sincerity, originality and validity. But when it’s an epidemic, who notices it? It becomes a state of mind, a way of life. It becomes the system.

Traffic. Daily interactions. Socializing. Work. Dating. “I am no fool. I am not inferior to you,” is the subtext of every action of a typical Turkish person. And as the American moral and social philosopher Eric Hoffer simply puts, “Rudeness is the weak person’s imitation of strength.” A culture that mistakes politeness for foolishness, apologizing for weakness, sincerity for inferiority is bound to breed a nation of hooligans.

Is it the genes you think, that make the general population this way? Like the hungry barbaric conquerors of Mesopotamia screaming “Allah Allah Allah,” people attack an empty seat on a metro. Is it cloning the West throughout history that created a degenerate population that misses the delicate distinction between Modernization and Westernization? Is it Islam? Bernard Lewis points out in his remarkable book “What Went Wrong?” the following:

“The point has been made  – if Islam is an obstacle to freedom, to science, to economic development, how is it that Muslim society in the past was a pioneer in all three, and this when Muslims were much closer in time to the sources and inspiration of their faith than they are now? Some have indeed posed the question in a different form – not “What has Islam done to Muslims?” but “What have the Muslims done to Islam?”

A country cannot be defined solely by its geography, but almost entirely by its people. That is why when we leave a city as magnificient as Istanbul to travel,  we get comments like Romantic Rocker who just returned from Italy, “I remembered what it was like to be human again! People were so genuine.” Or a British expat living in Istanbul sighing deeply and admitting, “I miss people doing things, no matter how small, with care. You know… care.” Or why I get all jumpy when a man holds the door for me out of courtesy even at a place like New York. We are simply not used to it.

Genuine. Caring. Polite. Everything that I miss in this country. Except when I was at Gezi. I think it had brought out everything that is good and forgotten about Turkish people back into the daylight.  Under this government, our nation has completely lost the capacity to fulfill the minimal requirements of living in a civilized society. The majority has dramatically lost the most basic human values and decency that is necessary to live in harmony. Because to make matters worst, the shepherd the herd elected to follow has been Erdogan.

In the end, I ask myself, “Where is home?” Is it where your family lives? Is it where you were born? Is it where you own property? No. For me, home is where you feel safe. Home is where you are able to enjoy the small pleasures of life. Home, is where you get comforted. Now I realize why I felt that light at the airport. I had lowered my guard and put away my boxing gloves that protected me from unkindness, hidden agendas and barbarity.  I was on my way home which these days – I am ashamed to say – is anywhere but here..